Yergi 1

Bu yazıdan kendine ders çıkarmayacakların gırtlağında iltihap olması dileğiyle başlıyorum yazıya…

Eğitim sistemimiz ve 2 darbe görmüş ebeveynlerimiz modern Türk gencini biyolojik silaha çevirmiştir. Zaten tarihimiz de yeterince gazlamaktadır. Ama arkadaşlıklar önemli. Bu yüzden sürekli birbirlerine ateş açmamalıdırlar yoksa yalnızlık fena koyar… Ego çöküntüsünden bile fazla koyar. Bu yüzden birbirlerinin kuyularını kazmakla idare etsinler şimdilik; onun dışında birbirlerinin yüzlerine gülsünler.

Bu yüzden 2 veya 3 veya daha çok Türk genci örgütlenirse… Dolu silahları işe yarasın diye bir hedef belirler ve ateşler.

Çözüm üretmezler, sadece birbirlerine zarar vermemek için başka bir şeye nefretini kusarlar. Böylece ikiyüzlülüğü de öğrenirler.

Zaten ergenler hormonları yüzünden muhalifler… Üniversite gençliği de ergenlikten alışkanlık edinmiş eleştirmeyi, ondan önceki kuşak da bu alışkanlığı bozmayı akıl bile etmemiş… Evliliktir iş hayatıdır derken, orta yaşlarda bile ergenlikten kalma alışkanlıkları koruyor insanlar, inatla ve kararlılıkla.

Sonuçta hepsi hala daha ergen… Sadece bazılarının sivilcesi yok. Bazıları lise üniforması yerine takım elbise giyiyor, bazısı rastalı, bazısı pipo içiyor… Neyse bu bambaşka bir konu.

Türk evladı ukaladır. İstanbul evladı daha da ukaladır. Kendi fikrine veya ”Doğrusuna” (Gerçeğine) ters düşen herhangi bir önerme ile karşılaşırsa boyut değiştirir. Zombiye dönüşür. (Gerçek manada) Beynine sıkana kadar kendi doğrusunu savunur.

Hal böyledir, ve herkes bunu bilmektedir. Ben niye anlatıyorum ki…

Gereksiz yere gerginlik çıkmasın diye İstanbul evladı ve genel olarak Türk evladının iletişimden anladığı şöyle özetlenir,,, diyecekken kirpiler ve kaplumbağaların aslında durumu gayet iyi özetlediğini farkettim. İkisi de küçük hayvanlar. (Düz mantık: İnsan ne kadar küçükse o kadar savunma mekanizmasına ihtiyaç duyar.) Türk evladı biraz kirpi ve kaplumbağa sentezi bir canlı, lakin kromozom sayılarının bile eşit olduğunu sanmıyorum. Buradan saygı ve güvene sıçrıyorum.

Saygı ve güven konusunda ne camilerde vaaz veriliyor ne de okulda öğretiliyor. ”Andımız” zaten ezbere okunur, geleneksel bir gereklilik olduğu için aslında ne olduğu asla bilinmez.

Ama saygı ve güvene dönelim.

Güvenin olmadığı bir ortamda insan olmanın nimetlerinden faydalanmak çok zordur. Fiziksel ve duygusal olarak tehlikede hisseden bir birey rahat rahat ilerleyemez.

Saygının bulunmadığı bir ortamda ise kollektif hareket etmek olanaksızdır. Saygısızlık ve kapalılık diyalogun önünü kapar. Paylaşım sadece sözde olur.

Bunlara bir de önyargılar eklenirse…

İletişim geyik muhabbeti, dedikodu, geyik muhalefeti, hava ve su eksenlerinde döner.

Gerekli gereksiz şeyler hakkında genel geçer dalga geçmek geyik muhabbetidir. Gerekli gereksiz üçüncü şahıslar üzerine bıcırdamaya dedikodu denir. Fikren karşı olunan insanlara veya topluluklara saygısızca bok atmaya geyik muhalefeti denir. Havadan sudan konuşmaktan nitelik bağlamında pek farkları yok zaten.

Madem o kadar konuşuyorsunuz, fikirlerinizin doğruluğudan bu derece eminsiniz, uygulayın. Orman bakanlığından bir milli park talep edin ideallerinizi uygulayacak. Veya Yunanlılardan ufak bir ada. Veya İstanbul’da bir yığın terkedilmiş bina var… İşgal edin bir tanesini.

İdealler kırılgan kavramlardır. Bu yüzden arkalarına saklanmak dünyanın en saçma hareketidir. İdeallerin önünde durulmalı ve ne pahasına olursa savunulmalıdır. Lakin insanımız seviyesiz iletişimlerini, sırf yalnız hissetmemek ve stresini atmak için herşeye yeğ tuttuğundan ideallerin arkasına bağdaş kurur ve muhabbetin tadını çıkarır. İdealleri de üzerine yıkılır.

Konformizm ve uzun vadede yarattığı yıkım ve biraz da atalet ya da her neyse.

Saygı duymamak da tamamen konformizmden zaten. Saygı duyarsak etkilenmek ve değişmek zorunda kalırız. Saygı duyarsak başkalarının fikirlerini umursamak zorunda kalırız. Saygı duyarsak düşünmek zorunda kalırız.

Karşısındakine saygı duyma konusunda Darwin’i mezarında döndüren bir insan muhalefet yapmaya kalkışınca ben kaygı duruşuna geçiyorum.

Uyumlu olmayı hangi ara öğrendiniz de muhalefet yapıyorsunuz.

Güven duymamak da konformizmden. Güvenirsek zarar görme ihtimalimiz artar. Güvensizliğimiz yüzünden hayatlarının baharında olan insanlar saçma sapan kompleksler yüzünden yaşamlarını kabusa çeviriyor. Ama güvenden doğacak acılar geçicidir. Melankoli ise kalıcıdır.

Evet o kadar küçüğüz. Dikenlere ve kabuklara ihtiyaç duyacak kadar. Maymun böyle olacağını bilseydi ağaçlardan hiç inmezdi.

Elbette herkes gelişimin özünde değişimin yattığını kabul eder. Ama değişimden korktuklarından mı yoksa tamamen epik avanaklar olduğundan mı bir şekilde gelişime kapanmışlar.

Bu da konformizmden aslında.

Olay ne kadar okuduğunuza veya tartıştığınıza değil ne kadar düşündüğünüze bakar. Tabi ”Hayat ne garip ya?” veya ”Ben…” bağlamında düşünmekten bahsetmiyorum. Onlar iç konuşmalar sadece. Bir güdümü yok. Bir değeri olduğunu da sanmıyorum.

SoundCloud

Sinir Törpüsü

Keşiş hayatı yaşamak istiyorum, bu sefer gerçekten, sapına kadar, bıktım… Çünkü insanların trafik ışıklarında 20 saniye beklemeye zamanları yok, anlıyor musun? Ölümcülden biraz daha az riskli ise geç hemen karşıya, trafik ışıkları dekor zaten. ABS diye bir sistem var sonuçta her arabada, göz var nizam var her şöförde. Tabii cep telefonuyla yada yanındaki yolculardan birisiyle konuşmuyorsa, veya o gün işten atılmamışsa veyahut eşiyle kavga etmemişse, veya babası ölmemişse…

Anlıyamıyorum yani bu nasıl bir egodur, topu topu 70 kilosun be adam sana saatte 20 km hızla gelen ağırlıkları tonlarla ölçülen bir yığın araç geliyor, çünkü geçiş hakkı onların, sen kimsin. Fizik mi görmedin, momentum hesabı yap azıcık be. Sonra niye bacağım kırıldı. Hadi sağ salim geçtin, ben senden daha hızlı yürüyorum, aynı yolda yürüyorsak iki dakika sonra yanından geçeceğim, çok mu zaman kazandın? Bir tek dileğim var, bir gün kendine ne kadar zarar verdiğini farketmen ve mutlu olmak için çabalaman. Çünkü kimse seni mutlu edemez, şu halinle, sonuçta etrafını sinir etmekten başka hiç bir şey yapmıyorsun. Patronunda aynı, arkadaşında aynı, yolda gördüğün herkes aynı.

Ben ise lanet olasıca her evden dışarı çıktığımda, bir umut yaratmaya çalışıyorum. İmkansız tesadüflerin olasılıklarını milim kıpırdatmaktan başka birşey yapamıyorum ama. Bozuyorum kafayı bu hesaplarla. Testosteron ve libido beynimi ele geçirdi, herşeyin üstüne bir de dışarıda az önce bahsettiğim türden bir yığın saçmalıkla karşılaşıyorum… Lanet olsun insanlığın ne kadar rezil bir durumda olduğunu görmemek için… evden çıkmamak istiyorum.

Bıktım bu pis şehirden, bıktım bu kaba kalabalıklardan, bıktım diyolog kurmayı beceremeyen insanlardan, bıktım bir bokuma derman olmayan içkiden. Hepsini sevsem bile bıktım, ne yapayım.

Baktığı yer dışında her yeri gören birisiyim ben, sonuçta pastanın 127 derecelik bir dilimini ne yapayım, tamamı varken, algı benim, duyu benim, pasta da benim. Ne işim var benim bu sıkıcı ve fiziksel dünyada. Ne işim var insanların ve negatif enerjilerinin arasında.

Kendi odamın sınırları içinde tek noktaya bakarak her şeyi görürüm, özgür de olurum. Oturduğum yerden dünyayı da değiştiririm.

Ama sanki şakacı bir peri gelmiş de fare yapıştırıcısını bilgisayar faresine sürmüş gibi bir de sanal aleme kitlenip kalmaz mıyım bütün gün…

Bir sonraki sinir krizinde görüşmek üzere, esen kalın.

Tiksinti Geldi Be!

Herkes muhalif ya, bu yüzden herkes süper aydın, herkes süper sanatçı, eleştirilerini yöneltiyorlar topluma karşı. Ama ben çok sıkıldım bu Gündelik Ofis Dedikodusu tadında toplumsal eleştirilerden.

Aydınlarımızın çapları o kadar büyük ki boyları o kadar uzun ki diplerinde bıraktıkları gölge kocaman. Ayrıca herkes uçlarda yaşıyor herkes süper bohem. Öyle ki uçlarda yaşadıkları yaşamı elde etmek için ışınlanmışlar veyahut orada doğmuşlar.

Geçiş o kadar hızlı olmuş ki, binaenaleyh toplumun dilini konuşamıyorlar, bu yüzden toplum onların dilini anlamalı, toplum onların dilini anlamak için kendini kendi kendine geliştirmeli, işte o zaman var ya cennet olacak burası. Yav kardeşim bırak ya, herkes eleştirir toplumu. Ama eleştirinin kalitesi bellidir. Çünkü toplumun yüzüne bakarak, onların anlayabileceği dilde duyabilecekleri şekilde söylemiyorsun bunları. Bu olguya ayrıca ”Mum dibine ışık vermez.” diyerek bir soluk daha getirebiliriz.

Demek ki neymiş, bakkala sepet uzatılarak anca ekmek ve sigara alınır.

Gayri ihtiyari, sırf serbest çağrışımdan aklıma geldi. Bağlaçları ayrı yazmak ve noktalı virgülü doğru kullanmak gibi eylemler ile karalanan şeylerin anca grameri düzgün olur. Fikrin sağlamlığıyla ve anlatım kuvvetiyle ve hatta fikir sahibinin edebi kişiliğiyle pek bir alakası yoktur.

Herkesin yanlış yaptığı bir yerde doğruyu yaparak asi olunur. En azından kendince yanlışa karşı bir doğru koymak şart. Fakat bu bile yapılmıyor. Herkes bir yerde yazan dogmatik, fantastik ve egzantrik fikirlere kapılıyor. Düşünün be kardeşim biraz. Düşündükçe nesnel doğrulara yaklaşırsınız. Ama herkes Platon’u hatmetmiş, hafızlamış daha başka bir şey duymalarına gerek yok.

Yoksa azıcık cesareti olan veya biraz eğlenmek isteyen herkes asi olurdu. Bunun yerine bu kişiler sadece asi olduklarını iddia ediyorlar. Şıpığımı yalarsınız efendim. O kadar kolay değil, farklı olmak. Zaten farklı olmak diye birşey yok, ancak fark yaratabilirsiniz. Yarattığınız fark bir işe yaramıyorsa bu düpedüz beyin tembelliğidir zaten.

Şımarıklığa tahammülüm kalmadı benim. Asilik sorumluluktur, sorumluluktan kaçmak değil. Akıntının yönüne ters gitmektir, güç gerektirir, bu güç ancak ve ancak akılla sağlanır. Beyni tembel olan bir insan asi olamaz bence bu yüzden.

Yoksa ne için karşı çıkılır bir şeye. Karizmatik diye bir duruşu kabuk gibi giymek.

Sonsöz: Günümüzde hala kullandığımız ”Anti” edatının Klasik Yunancadan günümüze gelmiştir. Bu dildeki karşılığı aslında ”Yerine”dir. Bu açıdan karşıtlıktan çok değiştirmeye endekslidir. Değiştirmek ancak daha iyisiyle değiştirildiği zaman bir anlam ifade etmiyor mu, sizce? Eğer böyleyse önce anti-ego oluşturun ondan sonra eleştirilerinizi dünya ile paylaşın.

…ve ne oldu

Bu düzensiz harmonik hareket daha ilk tekrarını yapmadan ben çoktan sıkıldım. Bir hayatım vardı onuda kötü anılarla pislettim.

Söyle bana, kim korkar yalnızlıktan, kim kaçar? Kaçmaya değer mi, kendinden, yarına hiçbir şekilde iyi etkisi kalmayacak eğlenceler için? – Belki baş ağrısı, belki kayıp zamanların derine batması, belki uyanırsınız diye ne biliyim belki bıkarsınız güzel gözlerinizi gözkapaklarınızın arkasında saklamaktan.

Hesapta İnsan maskesini takmak ne zaman insan olmak anlamına geldi ki.

Ne yordu beni bu kadar, bir konu üzerindeki düşüncelerimi toplayıp bütün bir yazıyı ortaya çıkaramayacak kadar. Cümleler kendiliğinden gelirdi ve konuya hakim olmak yeterdi. Fakat konuya o kadar hakim oldum ki, hangi soruyu cevaplayacağımı bilemediğimden cümleler bekleme odasının duvarlarında tablolaştı. Sonra, cümlelerim iki boyutlu bir forma sıkışıp kaldıklarından öldüler. Yok cümlelerim falan. Bunlar can çekişenleri.

…ve ben soyutlandım. Her yalnızlığımda bir karadelik açıldı ve çekti ruhumu, kalbimi ve zihnimi başka bir boyuta, benim boyutum. Önceleri sözde gerçeklik ve bu boyut arasında savruldum durdum ve sonunda artık kararımı verdim. Bu boyuta temelli olarak geçiyorum. Bu boyutta herşey var fakat bir tek zemin yok. Bitmemiş cümleler, fikirler, görüntüler, sesler, cisimler ve benim üzerinde durabileceğim bir zemin yok. Olsun.

Maneviyatta, sizin boyutunuzdada benim için bir zemin yoktu,,, üzerine sevgi ağacımı -belki işinize gelir diye- dikebileceğim bir toprak hayali kahkahalarla karşıladığım bir ütopya…

… ve uykularım kaçtı, güzel gözleriniz yüzünden, gözkapaklarınızın arkasında saklanan, göremesemde, belki istedim görmeyi biraz, ama istemek nafile idi. Birşey yaptım görmek için ama çokta ileri gidemedim. Kıyamadım göz torbalarınıza kürdan batırmaya, bende hayranlıkla çapaklarınızı izledim…

… ve hayranlıkla izledim, üzerinde yaşadığınız dünyanın içine edişinizi. Doğanız gereği böyle davrandınız ve ben bu doğallığa hayranım. İrade ve mantık gibi insan beyninin mahsüllerini içeriğinde barındırmayan bir saflık. Ne kadar ilkel ve bir o kadar güzel…

… ve bazen kandım, ara sıra güzel konuştunuz. Lakin herkes rahatsız olduğu konuda konuşacak birşeyler bulurmuş. Neye yaradı. Birşeyleri ortaya koymadan, farkta ortaya konulmaz, güzeldi cümleleriniz fakat bir tek ben inandım siz söylerken. Ama sonra yok oldular, ben farkedemedim bile yok olduklarını şimdiye kadar. Ancak, yeni yeni…

… ve ne oldu?

… ve yoruldum. Kapatıyorum kendimi ve umutlarımı…

Beyinsiz

1- Dünyaya yanlış cinsiyette geldiğim için

2- Listeleme tipinde yazılar yazmaya bayıldığım için

3- Kendimi satirist ilan edip doğru düzgün bu konuda hiç eser vermediğim için

4- Tramvay, metro gibi toplu taşıma araçlarına, kapıları açıldığında, mevzubahis kapıların yanında 5-10 saniye tavana bakınıp ondan sonra bindiğim için

5- Aylarca böyle saçma sapan konulara takılı kalıp hep o konularda yazılar yazıp büyük kısmını çöpe attığım için

5,5- Akabinde aylar sonra gidip kendi hakkımda bir yazı yayınlayıp sizin okumanızı bekleyip hatta ve hatta okunma şansım artsın diye eğlenceli yazdığım için

6- Benzincideki hava-su pompasında iğne olmadan basketbol topu şişirmeye çalıştığım için

7- Dedikoduyu sevmediğim için

8- 32 saatlik uykusuzluktan sonra sabahın bir köründe wikipediayı açıp Quantum Fiziği, Sicim Teorisi veyahut Psikopatoloji ile ilgili konularda maddelerin sayfalarına saatlerce bakındığım için

9- “8 sayısını yan yatırınca sonsuz oluyor.” diyerek sevinebildiğim için

10- Eski Türkçe-i kelime dağarcığım ekseriyetle zayıf olduğu içün

11- Bir kavram yaratıp ona aşık olduğum için

12- Çocuklukta yaptığım aptallıkları hatırlayıp hatırlayıp ulu orta yerde kendimle hesaplaştığım ve şöyle yapsaydım böyle olurdu dediğim için

13- Bu yazının başında böyle aptalca şeyler yazıp gelişme kısmında akıllıca şeyler yazıp sonuç kısmındada çok akıllıca şeyler söyleyip aklım sıra sizi kandırıp yazının sonunada “Ben çok akıllıyım!” diye yazmayı düşündüğüm için

14- Bu yazı hala bir liste olarak devam ettiği ve ben Homeros gibi güzel listeleyemediğim için

15- Başkalarının mutluluklarıyla mutlu olamadığım için

16- Mutlu olmak için çok genç olduğum için

17- Olmadık mekanlarda ve zamanlarda tanrıyı aradığım için

18- Yaşım hakkında yalan söylemek zorunda kalacağım ortamlara girdiğim için

19- 100 madde üstüste sıralayamayacak kadar kendimi tanımadığım için

.
.
.

100- Kafatasıma tıklatınca tok bir ses geldiği için

Beyinsizim!

2011

Mensubu olduğum iki darbe görmüş ebeveynin boku yemiş çocukları ekstremist ideolojiler ve dogmatik felsefelerle kafayı bozmuş. İki fikir kafasında oluşmaz, oluşsada bağlayamaz, zaten bir yerde gördüğünün varyasyonudur.

Kanalizasyon fareleri ve Neandartheller hala aramızda, üstelik üniversite diplomaları var.

Hepsi doğrusunu yapıyor, hepsi başarılı, fakat herşey yanlış.

Bir ülkede sadece bir padişah olur, herkes bunun farkında ama bereketli padişahmış, 45 milyon sol taşşağı var.

Sene 2011 havalar bunaltıcı. Etkinlikler sıkıcı. Evin dekorasyonu kötü. Tek başına dışarı çıkmak cesaret istiyor, kendine karşı, sonuçta günde 30 TL kazanan ve doğru düzgün bir hayatı olmayan, senin istediğin kokteyli sana getiren ve kalkacağın zaman hesabı getiren senden yaşlı bir insan etrafta anlamsız tavırlar ile dolaşınca, sinirler bozuluyor, eğer çelikten ise, bileyleniyor. Benimkisi çelikten.

Sabır tanrı vergisi, herkesde yok. Selamet ise şiddetli gelecek.

İntihar etmeyen aklımı ben…

Duyuru

Pro Margarita yazıları artık http://promargarita.wordpress.com sitesinde daha detaylı, daha derli toplu, daha net bir biçimde yayınlanacaktır.

Pro Margarita 2

İhtiyaçtan, gayri ihtiyari hayalini kurmak bile yetiyor, kendimden uzaklaşmaya, senin hayalin ve ben, bir kanepe bir battaniye ve bir duvar. Gece boyunca bakabilirim, kuruntulardan uzaklaşarak, bir hayal ile. Bana zarar verip vermemesi hiç umurumda değil. Biraz hareket istersem kıvrılıyorum yamacına, veyahut iki tane kupa hayal ediyorum. İçinde kahve veya şarap. Bazen hayalini kurmama gerek bile, arada bir ilgileniyoruz kupalarımızla, ara sıra sigara içiyoruz. Bazen konuşuyorsun, gözlerinin içine bakıyorum, sen konuşurken, dudaklarının hareketini izliyorum arada, tekrar gözlerine dönüyorum, bir ara gözlerim düşüyor pijamanın desenine, sonra tekrardan gözlerine dönüyorum. Bazen bende konuşuyorum. Konuşasım geliyor, çenem düşüyor, bana soru soruyorsun, cevaplıyorum, bazen ürkek, bazen gülerek, konuşuyoruz, odanın duvarı ve tavanı gibi mimari öğelerini inceliyoruz, bazen dekoratif öğelerine bakıyoruz, sesleri dinliyoruz, eve yeni gelen kedi arada bir gelip bize bakıyor. İsim koyma konusunda ufak bir tartışma yaşıyoruz. Kedi aramıza giriyor ve isim konusunu unutup onunla ilgileniyoruz, sen kediyle ilgilenirken senin yüzünü kaplayan o kocaman gülüşünü görüyorum ve kafama balyoz gibi birşey iniyor, o sırada, yanaklarım kızarıyor, bende ürkekçe tebessüm ediyorum ve ağırlığımı bırakıp kanepenin sırtlığına düşüyorum ve izliyorum seni. İki üç nefes sonra kafam öne, gözümden akan bir yaşıda yanına alarak düşüyor, göz yaşı yüzümde biraz ilerledikten sonra kanapede patlıyor. Görüntü bulanıklaşıyor hayalinle birlikte, burnum tıkanıyor, boğazım düğümleniyor, kayboluyorsun, daha fazla hayal edemiyorum seni, tebessüm etmeye çalıştıkça daha da zorlaşıyor nefes almak, boşalıyor bütün sinirlerim ve titremeye başlıyorum, kapanıyor gözlerim, ve hıçkırıyorum. Kapanıyorum, vücudumu ve gözlerimi kapıyorum ve kasılıyorum, sonrasında karanlıkta biraz nefes alabilir gibi oluyorum ve hayalin tekrar devinimleniyor, battaniyeyi sırtına alıyorsun ve kanatlarınmış gibi açıp sarmalıyorsun, çenemde nefesin, teninin kokusuyla harmanlanıyor ve kolların göğsümde. Kürek kemiklerimde hissettiğim kalp atışların bana can veriyor. Bütün vücudum mutluluktan titriyor, ruhum ve bedenim fazlarını kaybediyor, sonrasında sakinleşiyorum. Gözlerimi açıyorum, bedenin burada değil, gülümsüyorum ve duvara bakıyorum.

Pro Margarita

Aşkların çürümediği iç dünyam varken, neden kısıyorum ki kendimi bu betondan dünyaya, her şey çekilemez hale gelmedikçe gitmiyorum kendi iç dünyama. Öyle bir hale gelmesine rağmen çoğu zaman, iman gücüm sağolsun, yine kalıyorum ve bakıyorum bu betona, diretiyorum açılmamak için. Ne gibi bir amaçla yapabilirim ki bunu. Aslında beni hayata bağlayan bir tek neden bile yok. Var diyebilirim aslında, ki evet vardır çok büyük hayallerim. Fakat öyle bir haldeyim ki hiç bir etkisi yok büyük hayallerimin. Tek bir motivasyon bile sağlayamadım kendime, uğraşmak için. Mazoşistim biraz çünkü inkar ediyorum seni (beni sadece varlığıyla mutlu edebilecek sen), kendi içimde, korkumdan yüzleşemiyorum ki seninle, aynı zamanda kendimle. Yinede çıkmıyorsun benden. Hep içimdesin, isimlendirilmemiş boyutlarda bile olsa.

 

Yinede kaçabiliyorum, saçma sapan şeylere kafamı yorarak. Ama bu seni kalbimden çıkarmama yetmiyor çünkü kalbim hiçbir şekilde kendini saçma sapan şeylere yordurmuyor. Aklım yorulduğunda yine geliyorsun sen ve darmadağın ediyorsun beni. Ama artık yeter, sana gerçekten borçlu hissediyorum, bazı şeyleri kazanmamı sağladığın için. Hiç umudum olmasa bile layık olmak istiyorum sana. Eğer yaşayacaksam senin için yaşayayım, ben zaten kendimi seneler önce kaybetmişim, varsın uykularım senin için kaçsın, varsın kafam sadece senin için çalışsın, ne yapıyorsam sadece senin için yapayım.

 

Sen bana çocukluğumda kalbimde bulunan, o metal topu geri verdin. Farkında bile değilsin. Muhtemelen abarttığımı düşünüyorsun bu kadar bulanık olaylardan bu kadar anlam çıkarmama. Her sanatçı eserine anlam yüklendiğinde böyle bir tepki verir. Sadece bir kereliğine bende düşündüm ”Acaba abartıyor muyum? Bunlar gerçek mi yoksa sadece böyle mi düşünüyorum?” diye sordum kendime. Hatta daha da ileri gidip ”Acaba sadece motivasyonumu kaybettim diye kendime tutunacak bir dal mı arıyorum?” diye de sordum fakat bu soruyu sormama gerek bile yok. Zira o metal top gerçek ve gerisi tamamen teferruat.

 

Aylardır seni, gözümün ucuyla bile, göremesemde hep bir yerlerdesin, hissederek veya düşünerek veya tamamen kavramsal boyutlarda. Gördüm zaten seni yeterince fakat konuşamadım daha doğrusu sana söylemek istediğim veya düşündüğüm bir çok şey var ve bunların artık bilinçaltımın derinliklerinde kaybolmasını istemiyorum, acıttığından değil, acılar geçici, özelliklede sen bu kadar güzel iken. . .

 

Konu sen olunca hiçbir şansım yok ama. Hiçbir baltaya sap olamadım bu yüzden hiç ümitlenmiyorum. Ama bugünden tezi yok çabalayacağım. Senin için dünyadaki en başarılı erkeklerden biri olacağım. Şu anda küçümsediğim vasatlığa bile ulaşamadım, diplerde sürünüyorum, fakat bu böyle gitmeyecek.

 

Bundan böyle hiçbir yere geç kalmayacağım, seninle buluşacağımı düşünerek. Sen hep hayatımı izliyormuşsun gibi davranacağım. Yazı yazarken sen okuyacakmışsın gibi yazacağım, imla kurallarına dikkat ederek, müzik yaparken veyahut enstrüman çalarken tam karşımdaymışsın ve beni dinliyormuşsun gibi çalacağım. Gözlerin yanmasın diye odamda çok sigara içmeyeceğim, havalandıracağım odayı. Sabah uyandığımda koşup yüzümü yıkacağım çapaklarımı görme diye. Her ne yaparsam hepsini elimden geldiğince en iyi şekilde yapacağım. Yolculuklarda hiç yalnız hissetme gafletine düşmeyeceğim, en güzel tarafı, çünkü sen hep etrafta bir yerlerde olacaksın.

 

Uzaksın veya yakınsın dert değil. Özünle ve varlığınla iliklerime kadar işledin zaten.

 

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.